Çevre Sorunlarının Küreselleşmesi Mi, Küreselleşmenin Çevre Sorunları Mı?
20. yüzyılın sonlarında dünya konjonktüründe sosyal, ekonomik, politik ve kültürel dünyada esen değişim rüzgârları; devletleri, işletmeleri, toplumları ve bireyleri hızla etkisi altına alarak, yeni bir dünya düzeninin kurulmasına yol açmış böylece insan hayatının her alanına nüfuz etmiştir. Dünya hızla değişmiş, böylece eski değerler, eğilimler yerini yenilerine bırakmıştır.
Küreselleşme ideolojik açıdan değerlendirildiğinde, ülkelerin sahip oldukları milli ve manevi değerlerdeki farklılıkların dünya ölçeğinde bir bütünlük ve uyum içinde ele alınması ve dünyanın ‘küresel bir köy’ haline gelmesidir.
Diğer taraftan küreselleşme sosyolojik, ekonomik, kültürel ve siyasal anlamda dünyaya açılma ve dünya ile bütünleşme olarak da tanımlanabilmektedir. Ayrıca küreselleşme, kapitalizmin dünyayı homojenleştirdiği, heterojen farklılıkları yok ederek bir bütünsellik sağladığı, artık herkesin kaderinin ortak bir ‘küresel dünyanın’ oluşumuna bağlandığı tezi üzerine kuruludur.
Peki ‘çevre’ nedir? Çevre, insanların ve diğer canlıların yaşamları boyunca ilişkilerini sürdürdükleri ve karşılıklı olarak etkileşim içinde bulundukları fiziki, biyolojik, sosyal, ekonomik ve kültürel ortamların bütünüdür. Kısaca canlı varlıkları etkileyen dış tesirlerin tümüne “çevre” denir. Demek ki, çevre denildiğinde aklımıza yalnızca ağaçlar, kuşlar değil; egemen toplumsal paradigmalar*, sağlıklı sosyal ilişkiler, belli yaşam standartlarının tümü vs. de gelmelidir. Bu kapsamda, yaşam ve çevre birbirlerine bağlı iki önemli unsurdur ve karşı taraf olmadan geçinemezler. Yaşam ve çevre bütündür. İyi çevresel olgular, iyi yaşamlara gebedir. Çevre kötüyse, yaşam kötü olmaya mahkûmdur.
Dünya küreselleşme sürecinde adeta küçük bir köy haline gelirken görünen o ki, biz bu zamanın insanları da, küresel sermayeler, küresel bilgi ve bilişim paylaşımı, küresel yoksulluk tuzağı (!), küresel belirsizlik, küresel uygarlığın gelişimi, küresel kaos(!) vb. hepsini hep beraber yaşamaya mecburuz.
Bu tür kavramlar, her ne kadar herkesi ilgilendirmiyor gibi görünse de, çevre sorunlarının küreselleştiği fikri, herhangi bir yerde meydana gelen doğal çevre sorunlarının başka ülkeleri, bütün kıtayı ve hatta bütün dünyayı etkileyebileceği ortaya çıktıktan sonra, yakın bir tarihte gündeme gelmiştir. Yani küresel çevre sorunları tüm insanlığı hatta gezegendeki tüm yaşamı etkileyen sorunları ifade etmektedir. Bunlar:
· küresel ısınma,
· iklim değişikliği,
· ormansızlaşma,
· atık sorunu,
· çölleşme ve kuraklık olarak nitelendirilebilir.
Ancak çevrenin gerçek kapsamı gereği, çevre sorunlarının arasında çevrenin diğer bileşenleri de bulunmaktadır. Örneğin, yoksulluk tuzağı ve beraberinde ağırlaşan hayat şartları insanları mutsuz kılan, bütün gün çalışıp az para kazanan bireyler haline getirmektedir. Ekonomik sorunlar nedeniyle, sosyal ve kültürel çevre sorunları da her geçen gün daha çok insanı içine alarak küreselleşmektedir. Bu sorunlar;
· belirsizlik,
· güvensizlik,
· eşitsizlik,
· yoksulluk,
· kaygı ve toplumsal çözülme olarak değerlendirilebilmektedir.
Tarihte, gelişen teknoloji ve Endüstri Devrimi ile birlikte doğaya bağımlı olduğunu unutan insanoğlu, özellikle ekonomik çevresini iyileştirmeye çalışırken biyolojik ve fiziksel çevresini hiçe saymıştır. İşte bu yarattığı kısır döngünün içinde hapsolan günümüz uygarlıkları, artık hiçbir tarafı iyi olmayan bir çevrede yaşamak zorundadırlar. Birçok insan gerek ekonomik, gerek sosyal, gerekse biyolojik ve fiziksel ortamları açısından arzu edilen çevrelerde yaşayamamaktadır.
Çevreyi oluşturan olgular içinde, biyolojik (canlılar) ve fiziki ortamlar (hava, kara, su) yaşamın temel unsurlarını oluştururlar. Bunlar, zengin-fakir, kültürlü-cahil ayırt etmeksizin tüm dünyayı etkileyen ve yaşamın ön koşullarını oluşturan ortamlardır. Bilimsel verilere göre, bu yüzyılın sonunda gezegenimiz bugünkünden çok farklı bir görünüme bürünecek gibi görünüyor. “KÜRESEL ISINMA” olarak adlandırılan bu süreç şimdiden dünyanın fiziki çevresi üstünde ciddi değişikliklere yol açtı. Burada asıl önemli nokta, bu değişimlerin sonunda -istediğimiz teknoloji ya da ekonomiye sahip olsak da- yaşamımızın temellerine yönelik sorunlarla karşılaşacak olmamızdır. Oksijen, su, dünyamızın sıcaklık ölçüleri gibi yaşamımızın temeli olan fiziksel çevre değişirse -ki değişiyor-, bu gezegen üzerinde gerek yaşamsal gerek toplumsal hiç de hoş olmayan sonuçlara sebep olur. Çünkü gezegenimiz 6 milyar insana ev sahipliği yapıyor (diğer canlıları saymıyorum!). Muhtemel felaket senaryolarına yer vermek isterdim ancak önce biraz tarih daha faydalı olacaktır…
Son birkaç yüzyıl içinde dünya birkaç buzul çağı yaşadı. Yirmibin yıl önce Chicago yaklaşık bir buçuk kilometre kalınlığında bir buz tabakası altındaydı. Bugün iki buzul çağı arasında, ‘interglasiyel aralık’ olarak adlandırılan bir dönemdeyiz. Buzul çağı ile ara dönem arasında Dünya genelindeki sıcaklık farkı sadece 3˚ ile 6˚ C arasındadır. Buysa alarm zillerinin çalması için yeterli bir sebeptir. Sadece birkaç derecelik bir değişiklik ciddi sonuçlara yol açabilir.
Bu deneyimi kazanan ve yeterliliklerini ortaya koyan iklimbilimciler şimdi artık, fosil yakıtları yakmaya devam edersek, Dünya’nın gelecekteki ikliminin nasıl olacağını öngörebilirler. Çeşitli bilim grupları -bunlara çağdaş kâhinler diyebiliriz- atmosferdeki karbondioksit miktarının 21. yüzyıl sonunda olması beklendiği gibi iki katına çıkması durumunda ne kadar sıcaklık artışı olacağını öngörerek, sıcaklığı hesaplamak için bilgisayar modelleri kullanıyorlar. Baş kahinler şunlar: Princeton’daki Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi’nin (NOAA) Jeofizik Akışkan Dinamikleri Laboratuvarı, NASA’nın New York’taki Goddard Uzay Araştırmaları Enstitüsü; Colorado Boulder’daki Ulusal Atmosfer Araştırmaları Merkezi; İngiltere’deki Hadley İklim Tahmini ve Araştırma Merkezi ve Hamburg’daki Max Planck Meteoroloji Enstitüsü gibi Dünya’nın sayılı merkezlerinin hepsi ortalama sıcaklık artışının 1˚ ile 4˚ C arasında olacağını öngörüyor!
Bu, uygarlığın doğuşundan bu yana gözlenen iklim değişikliklerinin hepsinden daha hızlı bir artış. Alt sınırda, en azından gelişmiş sanayi toplumları, biraz çabayla değişen şartlara uyum sağlayabilir. Üst sınırdaysa, Dünya’nın iklim haritası ciddi şekilde değişecek ve bunun sonuçları hem zengin hem de yoksul ülkeler için felaket getirebilecektir.
Gezegenimizin büyük bölümünde ormanları ve yaban yaşamını birbirinden kopuk, çevreden soyutlanmış bölgelere hapsetmiş bulunuyoruz. İklim değişince bu canlılar hareket edemeyecek; dahası ürünlerin ve toplulukların büyük ölçüde başka yerlere taşınması gerekecektir.
Küresel ısınma salt iklim değişikliği demek değildir! Küresel ısınma çevrenin tüm bileşenlerini kökten etkileyen bir süreci ifade eder.
Grafikte, en solda 150 bin yıl öncesi görülüyor. Bu tarihte taş baltalarımız var ve ateşi keşfedip evcilleştirdiğimiz için kendimizle gurur duyuyoruz. Küresel sıcaklıklar, buzul çağlarıyla interglasiyel zamanlar arasında gidip gelen zamana göre değişiyor. Dalgalanmanın en soğuktan en sıcağa toplam büyüklüğü 5˚ C kadar. Eğri böylece dalgalanarak gidiyor ve son buzul çağının bitiminden sonra insanoğlu ok ve yay yapıyor, hayvanları evcilleştiriyor, tarım yapmaya başlıyor, yerleşik yaşama geçiyor, madeni silahlar yapıyor, şehirler, güvenlik güçleri, vergiler, katlanarak büyüyen nüfus, Sanayi devrimi ve nükleer silahlar sahneye çıkıyor (sondakiler, kesintisiz eğrinin en sağında gerçekleşiyor). Sonra günümüze geliyoruz ve kesintisiz çizgi burada bitiyor. Kesintili çizgiyse sera etkisinden kaynaklanan ısınma ile ilgili öngörüleri yansıtıyor.
Grafikte açıkça gördüğümüz gibi şimdi yaşadığımız sıcaklıklar sadece yüzyılın değil, son 150 bin yılın en yüksek değerleri. Yeni bir ölçüt değil mi?
Küresel ısınma kendi kendine kötü havaya sebep olmaz. Ancak sera etkisi yapan gazlarda ılımlı bir artış olsa bile sıcaklıklar önemli ölçüde yükselecektir. Ancak bunlar küresel ortalamalardır ve bazı bölgeler çok daha sıcak olacaktır. Kuraklığın etkilediği alanlar genişleyecektir. Dünyanın ortalama sıcaklığında görülen hafif bir artış, karalarda şiddetli kuraklığa, kıyılarda şiddetli fırtına ve su baskınlarına, bölgesel olarak çok daha sıcak ve çok daha soğuk havaya yol açacaktır.
Ayrıca hava değişiklikleri özellikle hastalık taşıyan mikropları daha çabuk etkileyecektir. 21 dk. gibi kısa sürelerde bölünebilen patojenler değişen şartlara ayak uydurmada bizden daha şanslı olabilirler, çünkü çabuk döl vermek mutasyon sıklığına yol açacak ve hayatta kalmanın yeni stratejilerini daha hızlı bulmalarını sağlayacaktır. Bu durum bize hazırlıklı olmadığımız bir sürü bulaşıcı hastalık olarak geri döneceği gibi, diğer taraftan biz hava kirliliğine uyum sağlayacak akciğerleri mikroplar kadar hızlı bulamayabiliriz.
Kitlesel ölümler özellikle tropik ve subtropik iklim kuşağını vurur ve dünya tarımı ciddi darbe alır. Tüm bunlardan en kötü etkilenenler yoksul ülkeler olacaktır. 21. yüzyılda diğer birçok alanda olduğu gibi burada da zenginlerle yoksullar arasındaki küresel eşitsizlik ciddi ölçüde artabilir. Çocukları açlıktan ölen, kaybedecek çok az şeyi olan milyonlarca insan, zenginler için uğraşılması gereken ciddi sorunların başında gelecektir.
Önümüzdeki 50 yıl içerisinde denizlerin yükselmesinden dolayı 150 milyon çevre mültecisi olacağı öngörülmektedir. Çevre mültecileri yeni ve dev bir sorun olarak küresel ölçekte karşımıza çıkacak. Günümüz metropol şehirlerinin en büyük derdi olan ulusal göç, uluslar arası ve küresel bir hal alınca gerek hükümetler, gerekse yerel yönetimler içinden çıkılmaz sorunlarla karşılaşacaktır.
Her hal ve durumda, iklim ne kadar hızlı değişirse, farklı etkenler arasında görece istikrarlı bir denge oluşturan mevcut sistemlerin, buna uyum sağlayacak şekilde istikrar bulması o kadar güç olacaktır.
Ben rahatlatıcı olanları değil de, muhtemelen rahatsız edici tepkileri gözden kaçırabileceğimizden kuşkuluyum. Her şeyi öngörecek kadar akıllı değiliz. Bunda kuşku yok! Fark edemeyecek kadar cehalet içinde olduğumuz etkenlerin toplamının bizi kurtaracağını sanmıyorum. Belki de öyle olur. Ama bunun üzerinde hayatımızla kumar oynamak ister miyiz?
Her şeyden önce, bilim adamları ve özellikle çevre bilimciler için doğada olanların tamamı, sürüp giden bir gösteriden ibarettir.
Bu gezegen iklim değişiklerine, doğal afetlere, türlerin yok olmasına ve var olmasına defalarca tanık olmuştur.
Şüphesiz bu gezegendeki yaşam mücadelesi benzer şekillerde devam edecektir.
Çevre sorunları konusunda bilim dünyasının karşı durduğu nokta, biz insanların gezegenimizi kendi yaşamımıza olanak tanımayacak, yaşamdaki rahatımızı sıkıntıya sokacak denli hızlı bir değişime götürmesidir.
Bu durum, insan merkezli dünya görüşünün kötü sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Sağlıklı bir çevre olmadan, sağlıklı bir ekonomi, sağlıklı devlet yönetimleri ya da sağlıklı insanlar olamayacağının önemle altını çizen bilim insanlarına göre; özellikle son yüzyılda yitirilen çevre bilincinin yeniden kazandırılması, insanın ve beraberinde birçok canlının geleceğinin anahtar çözümü olarak görülmektedir.
Bu bilincin yitirilmesi, özünde, bilim ve teknolojinin nimetlerinin insanlara sunulmasındaki başarıda yatmaktadır.
Günümüzde, hiç çaba sarf etmesizin bir tuşa basarak evimizi aydınlatabilir, kilometrelerce uzaktaki bir yakınımızla telefonda anında konuşabiliriz.
Ancak elektrik hakkında bir şey bilmeyiz ya da sesimizin telefondaki hızına hayret etmeyiz. Bu gibi gündelik rahatlıkların ne denli büyük gelişimlerin ürünü olduğunu unutmamız, bilimi ve teknolojiyi sadece kullanıp, algılamaya çalışmamamız, geçen yüzyıllarda yaşamımızın gerçek gayelerini unutmamıza yol açmıştır.
Dahası, yalnızca son on yılların ürünü olan pop kültürü, özellikle gençlerde kullan-at anlayışının egemen olmasına yol açmış; bir an önce değişmesi beklenen çevre anlayışının daha da vahim sonuçlara gebe olmasını sağlamıştır.
Bu da demektir ki, özellikle gençlerin eğitiminde doğru bir çevre anlayışı yaratmak hayati önem arz etmektedir.
Sözü, bir kelimesini değiştirerek Norman Cousins’in dediği gibi bitirelim.
‘Eğitimin ilk hedefi insanları (gençleri) meslek yaşamlarına değil, yaşama karşı saygı geliştirebilecek bir duruma getirmektir.’
– 0 –
Yazının hayli uzun bir kaynakçası mevcuttur. Özellikle Carl Sagan’ın ‘Milyarlarca Milyarlarca’ adlı kitabından alıntılar içermektedir.

slm yazı tam dersime uygun emeği geçen herkese saolun:)
BiyoBlog’daki yazılar ancak senin gibi gençlerin gerçekleri görmesini sağladığında işe yarıyor zaten Sevgili Alev…
Bilgi yayıldıkça değer kazanır; umarım sende arkadaşlarına
güzelce aktarır ve çevre bilinci oluşturmada büyük katkılar sağlarsın.
Güzel yorumun için asıl ben sana teşekkür ederim..