‘Çöp’ Demek Ne Demek?
İlk bakışta, insana “bu da ne demek” dedirteceğini sandığımız bu soruya cevap vermek, gerçekte düşünüldüğü kadar kolay değildir(www.istac.com.tr).
Yinede kısaca belirtmek gerekirse, atıp kurtulmak isteyen kişilere göre; kendileri için hiçbir değer ifade etmeyen her şey çöptür.
Çöp portakal kabuğudur; ekmek parçası, ezik domates, çürük elma, kırık sandalye, bozuk ütü, ömrünü doldurmuş ilaç, pil, cam şişe, kırık koltuk, kâğıt, büyümüş çocuğun eski oyuncağı, ambalaj malzemeleri, evde beslenen kedi-köpek dışkısı, eskimiş halıdır(www.istac.com.tr).
Onları değersiz kılan tek şey, artık yanımızda istemememiz ve bizden uzaklaşmasını sağlamamızdır.
Oysa bu genel çerçeve içinde yer alan ve “hiçbir değer ifade etmediği” için “çöp” diye adlandırılıp atılan her şey, öncesinde üretilmesi için para ve doğal kaynak harcanmış değerli maddelerdir.
Biz insanlar bu kaynakların çoğunu gözümüzü bile kırpmadan tüketir ve arkamıza bakmadan atarız; sonra bu çöplerin nereye gittiği ile ilgilenmek aklımızın ucundan bile geçmez.
Oysa biraz düşündüğümüzde görürüz ki, “parayı çöpe atmakla çöpü çöpe atmak arasında fark yoktur!”
Şimdi biraz düşünelim…
Havanın oldukça sıcak olacağı yaz aylarına girmek üzereyiz. Bol bol terleyip, bol bol su içme ihtiyacı hissedeceğimiz günler çok yakın…
Zaten bol bol su içmek sağlık için de çok yararlıdır ve bunu bilmeyen yoktur.
Bugün küçük bir şişe su almak için 50 Ykr ödemek zorundayız.
Bu parayı doğadan bizim adımıza suyu temin edip yakınımıza kadar ulaştıran herkes için öderiz.
Aldığımız hizmet büyüktür; su doğadan alınmış, şişelenmiş ve ayağımıza kadar getirilmiştir.
Ve sadece 50 Ykr karşılığında… İnsanın neredeyse hayat ne kadar ucuz diyesi geliyor!!
Belli ki bu paranın bir kısmını suyun dağılmadan bize ulaşmasını sağlayan şişe için öderiz.
Aslına bakarsınız, muhtemelen büyük bir meblağ, doğada kendiliğinden bulunmayan plastik şişe için ödenmiştir.
Ne de olsa su doğadan… Derler ya hava bedava, su bedava!
Uzun lafın kısası, en çok parasal değer ödediğimiz şişe, susuzluktan içi yanmış bir kimsenin elinde yaklaşık 30 sn. kalacaktır; sonra çöpe…
Hiç düşündünüz mü bu şişe nereye gidiyor?
Ya da önemsediğiniz oldu mu şişeciği?
Doğrusunu isterseniz pek sanmıyorum!
Hatta üzülerek belirtmeliyim ki şişenin akıbeti çok zaman umurumuzda bile değil.
ŞİŞECİK NEREYE?
Şişecik en yakın çöpe!
Hatta belki yere, sokağa, çaktırmadan bir arabanın altına…
İyi de canım, orda kalıyor mu bu şişe, niye dert ediyoruz ki?
Hakkınız var; şişecik, asli görevlerinden biri çöpleri bizlerden uzaklaştırmak olan belediye görevlilerince, süpürülüyor, toplanıyor, bir şekilde ortalıktan kayboluyor.
Sonra konunun başında saydığımız, portakal kabuğu, ekmek parçası, ezik domates, çürük elma, kırık sandalye, bozuk ütü, ömrünü doldurmuş ilaç, pil, cam şişe, kırık koltuk, kâğıt, büyümüş çocuğun eski oyuncağı, ambalaj malzemeleri, evde beslenen kedi-köpek dışkısı ve eskimiş halı ile birlikte daha büyük çöplere, yani çöplüklere gidiyor…
(Aslında hurdacı tabir ettiğimiz ekmeğini çöpten kazanan insanlar, bizim için bu şişeleri toplayıp ülke ekonomisine kazandırmaya hem de bu sayede yaşamaya çalışıyorlar. Onlara çok şey borçluyuz. Ama bu ayrı konu…)
ÇÖPLÜK NERESİDİR?
Çöplük kent merkezlerinde olmayan, mümkünse insana maksimum uzak yerlerde bulunan dağ, taştır; doğadır.
Aslında böyle değildir de, “vahşi depolama” dediğimiz bu dağa taşa atma işlemi en azından ülkemizde gerçekleştirilen neredeyse tek yöntem diyebiliriz.
Yani bizim ülkemizde tüm çöpler bir arada dağa taşa atılır.
Evet, ne yazık ki attığımız şişecik artık domates kabuğuyla bir arada bir dağın başında kaderine terk edildi..
Orada yüzyıllarca öyle duracak ve bu arada biz her geçen gün milyonlarca, milyarlarca küçük şişeciği öylece atıvereceğiz.
Paramızı sokağa atacağız!
Aslında bu şişecik, belli koşullarda tekrar karşımıza çıkabilirdi.
Paramıza para katıp, doğayı da kirletmeyebilirdi.
Bütün gün çalışıp emeğimizin karşılığını alamadığımız maaşlarımızdan ödediğimiz 50 kuruşlar, ülke ve dünya şartlarında trilyonlarca liramız, gerçekten çöpe gitmeyebilirdi…
Özellikle plastik ürünler tekrar kullanılabilir ya da eritilerek başka ürünlere dönüştürülebilir ve böylece defalarca katma değeri artabilir niteliktedirler.
Bunu yalnızca plastik için değil, aldığımız her çikolatanın albenisi yüksek ambalajı için ya da çocuklarınızın heyecanla beklediği oyuncakların ambalajları için de düşünebilirsiniz.
Hatta attığımız her şeyin büyük paralar ve kaynakların heba edildiği anlamına geldiği pek yanlış bir ifade olmayacaktır.
NE YAPMALIYIZ?
Öncelikle sorunun boyutlarının farkına varmalıyız.
Nasıl ki, aile ekonomilerimizi düşünüyorsak, ülkemizin ve daha da önemlisi doğanın ekonomisine önem vermeliyiz.
Yalnızca attığımız çöpleri değerlendirerek, tekrar kullanarak, yeniden kazanarak, geri dönüştürerek ülkenin ekonomisini bile düzeltebiliriz. Lütfen abarttığımı düşünmeyin, dış borçlarımızı öder, kalan paraları çocuklarımızın eğitimine yatırabiliriz.
Bu toplumsal dönüşümün aslında sahip olmadığımız değerler üzerine kurulduğunu düşünmüyorum.
Çarpıcı bir örnek vermek istiyorum.
Çok eski değil, bugün hayatta olan babaannemin hiçbir zaman tüketim toplumu olamadığı gerçeğini görüyorum.
“Kullan-at” tabir ettiğimiz davranış biçiminden eser yok.
Makarnanın poşetini saklayıp, içine biber tohumu koyar; eskimiş bilgisayar kasasını verin saksı yapar…
Babaannem hiç yoktan bir makarna poşetinin katma değerini artırır çünkü bu onun yaşam tarzıdır; içselleştirilmiş davranış biçimidir, tasarruftur. Öyle görmüş, öyle alışmıştır.
Zamanında ‘yokluk’ çekmiş kişilerin sahip oldukları her şeyin değerini fazlaca bilmesini biz pek anlamıyoruz galiba…
Bir anda bizi çepeçevre saran kapitalist ekonominin tüketim alışkanlıklarının çocuklarımızın geleceğini çalmaktan başka bir işe yaramadığını göremiyoruz.
Bireysel olarak çocuklarımıza ev, araba bırakabilmek için didinip duruyoruz; iyi eğitim alabilmeleri için çokça para, emek harcıyoruz, ama daha sağlıklı cam şişelerde evden yanına su almasını öğretmiyor, yerine para verip suyunu dışardan alırsın diyoruz. Böylece hem geleceklerinden, hem de kişiliklerinden çalmış oluyoruz.
Unutmamalıyız ki, basit alışkanlıklar büyük karakterler yaratır.
Evet, insanlık sanayi devriminden sonra yaşamına çok kolay çözümler getirdi. Ama bugün, bunlardan bazılarının ne kadar yanlış olduğunu da anladı.
Şimdi geriye dönüp daha az tüketmeyi öğrenmeye mecburuz.
Geleceğimize, çocuklarımızın geleceğine değer vermeli, yaşama karşı her zaman daha çok saygı geliştirmeyi hedeflemeliyiz.
“Elimizden ne gelir ki?” dememeliyiz.
Evet bugün için o şişecik için yapacak hiçbir şeyimiz olmayabilir.
Aslında bunun nedenini kısaca açıklamak istiyorum.
Şimdi bu şişeyi çöpe atmayıp da ne yapacaktık?
Hakkınız var!
Şimdi bu şişeyi kurtarmak için çokça zahmet vermeli, onları toplamalı, ayırmalı ve ilgililere ulaştırmalıyız.
Ama tabi ki bu çokça gerçekçi ve geçerli olmayacaktır. Hem kültürel bir değişim gerektirmesinden dolayı bu kadar iyimser olmamalıyız, hem de iç politika ve yerel yönetimlere entegre edilemeyen bir çözüm şu aşamada pek geçerli bir çözüm olmayacaktır.
Burada önemle altını çizmek istediğim, eğer bu tür konuları düşünen bireyler haline gelirsek, gelecekte bütün çöpleri bir arada dağa taşa terk eden yerel yönetimler yerine, atıklarının neredeyse tamamını ekonomisine, hayatına geri kazandırmış bireyler ve yerel yönetimlerle dolu bir millet olabiliriz.
BiyoBlog okurları bile etrafında yüzlerce insan olan bir toplumu ifade etmektedir.
Tüketim alışkanlıkları açısından herşeyin bir iki kuşakta mahvolduğunu düşünürsek, demek ki yakın gelecekte her şey bozulduğu gibi iki kuşakta düzelebilir…
Yakın gelecekte ‘Atık Yönetimi’nden bahsedelim ve konuyu biraz daha açalım.
Sağlıcakla…
Öncelikle benim de çok hassas olduğum bu konuyu bloğunda yer ayırman çok ama çok hoşuma gitti gerçekten.. Üzerinde düşünülmesi gereken bir konu… hem de fazlasıyla…
Ülkemizin büyük sorunlarından biri de bu bence.. çok güzel bir manzaranın bile tadını çıkaramaz hale geldik.. insanlar çevresindeki pislikten rahatsız olmaz hale gelmişler.. normal gelmeye başlamış bazı yanlış şeyler..
Örneğin Amasra… manzarası görülmeye değer.. ama gelin görün ki yol kenarlarında, deniz kıyısında, sokak aralarında bir yığın çöp var..
İzmir.. canınız sıkılır deniz kıyısına gidersiniz.. bir bakarsınız size doğru yüzmeye çalışan Esencik’in bahsettiği şişeciklerden biri de orda.. üzülmez mi insan?? Üzülüyo valla..
Alman bir arkadaşımın yaptığı (burada yanlış anlamayın.. alman hayranı değilim ama takdir ettiğim yönleri yok değil) bir davranış inanın çok dikkatimi çekti.. yolda gidiyoruz, adam sigarasını cebinden çıkardığı kibritiyle yaktı ve sönmüş kibrit çöpünü eliyle sallayıp söndürdü.. buraya kadar her şey normaldi ama amcam (inanın!..) o sönmüş kibritçiği yere atmayıp geri kibrit kutusuna koydu.. bittiğim an o andı.. sonra da üzüldüm bunu GARİP karşılamama…
Yolda yürürken az evvel yediğim çikolatanın ambalajını (çöp kovası olmaması gerekçesiyle.. bir tür fantezi değil
) yüzlerce metre gittiğim günler çok olmuştur.. bunda tabi o Alaman kardeşimin yaptığı bu KÜÇÜK (!) davranışın etkisi az değil.. (burada da basit alışkanlıklardan büyük karakterler doğurabilir..)
Gerçekten insan sahip oldukları şeylerin değerini anca onları kaybettiği zaman anlıyor.. mesela baş parmağınızı düşünün bi.. olmasa herhangi bir şeyi sağlıklı tutamaz insan.. ama yokluğunda belli olur bu eksiklik..
Eskiden “susam sokağı” vardı.. bizim akranlar ve büyüklerimiz bilir.. orda bilem bu konulara değinilmesi çok hoşuma giderdi.. bunları ufaklıklara olması gerektiği şekilde uygulayarak öğretmek lazım..
İşte; oynadığı bilgisayar oyunlardan çok etkilenen bir çocuğun, babasının trafik kazasından vefat etmesi karşısındaki tepkisi: “Aaaa!.. babamın bir canı varmış!.” Bazen birtakım şeyleri geri getirmek zor olabilir…
Evet bazı şeyler geri gelmez… değerini bilmek gerek.. dönüştürebildiklerimizi dönüştürmek lazım..
Tüketici olursak tükeniriz.. yaratıcı olalım ki (Esencik’in ananesi gibi..
) var olalım..
Üretmek gerek üretmek.. bazen de dönüştürerek (bu daha hesaplı olsa gerek.. ) üretmek.. ama üretmek!
Saygılarımla..