Bilim derlemeleri, hayat denemeleri...

Merhaba,

İnsanlığın bilgi alanına giren kayda değer çokça konu hakkında, okuduklarımı, yazdıklarımı ve düşündüklerimi sizlerle paylaşabilmeyi umut ediyorum.

Tevekkeli değil blogun sloganını “Bilim derlemeleri, hayat denemeleri” koyduk;  hiç olduğumuz bir noktadan bu yana, yaşamda neler olup bittiğine dair bulabildiğim, düşünebildiğim ve öğrenebildiğim çokça detayı keyifli bir dille aktarabilmek ve özellikle bilimin kitlelere yayılmasına bir nebze de olsa katkı sağlayabilmek, zorlu blog yazarlığında öncelikli hedefim olacak.

Dünya bilim elçisi Carl Sagan’ın da dediği gibi, “Yaşadığımız dünyada olup bitenlerden haberimiz olmadan nasıl ulusal siyaseti etkileyebilir, hatta kendi yaşamımızda nasıl akıllıca kararlar verebiliriz?”?

Farkında varmadan bile olsa her birimizin giriştiği evreni anlama entelektüel çabasında, bilim açık ara farkla öndedir. Gelin görün ki, tarihin doğal kültürel sıçramalarında bilim ile halk arasında çeşitli sebeplerle uçurumlar meydana gelmiş ve sonuçta ortalama bir vatandaşın kendi yaşantısı hakkında dahi doğru bilgilere sahip olamadığı bir dünya tablosu ortaya çıkmıştır. İşte, insanların düş gücünü yakalama ve zor kavramları anlaşılır terimlerle açıklama yetisi o nedenle çok parlak bir kazanımdır. Bu yetiye sahip olduğum düşüncesiyle bilginin paylaşımından yanayım.

Hayata disiplinler arası bir araştırma gibi yaklaşarak, doğanın nasıl işlediğini, beynimizin bir buçuk kilo civarında ağırlığa sahip bir organ olmaktan öte nasıl çalıştığını, tarihsel olarak edindiğimiz düşünce biçimlerinin belki de yanlış olabileceğini, inançlarımızı, geleneklerimizi, küreselleşmeyi, yoksulluk tuzağını, sürdürülebilir kalkınmayı, Avrupa Birliği’ne girip girmemeyi, atomları, kuantum mekaniğini, küresel ısınmayı, hükümeti, medyayı ve daha birçok şeyi çekiştirebilecek entelektüel kişiler olmak insanoğlunun en isabetli uğraşlarından biridir.

Kısaca bu blog, tartışmaktan ve sorgulamaktan yana olan herkes için giriştiğim naçizane çabanın ürünüdür.

Esen kalın…

EFK - Şubat 20th, 2008. 18 Yorum Var

18 Yorum yapılmış

  1. Hayırlı olsun efendim, takipteyiz ;)

  2. Teşekkür ederiz efendim, sayenizde… Desteğiniz eksik olmasın ;)

  3. İlknur Çiçek Şub 27th 2008

    her gün biyo(b)log’u okumayıp, bakmayıp ta ne yapacaktım… tabi ki geleceğim, okuyacağım; heh çok iyi olmuş ya da cıks olmamış diyeceğim. amaçta bu değil mi zaten!
    insanlık adına az da olsa birşeyler yapabilirsek bu dünyaya gözlerimizi mutlu kapayacağız sanırım…
    blog sayfan hepimize hayırlı olsun bilim elçim benim:)

  4. The one created by God.. :) Nis 25th 2008

    takipteyiz esencik!..

    Seni seviyoruz…

    Durmak yok! Yola DEvam!.. :))))))

  5. İlknur, Umut, Adem…

    Hepsi benim için çok özel insanlardır.

    Blogumun ilk ziyaretçilerinden olmanız beni çok mutlu ediyor. Sizlerin yanımda olması bana inanılmaz bir güven hissettiriyor.

    Hepinize teşekkür ederim.

    Acaba hep canım arkadaşlarım mı okuyacak blogumu diye soruyordum : )

    Ama kısa zamanda şahsım adına çok büyük başarılara imza attığına inandığım bir site haline geldi.

    İnsanın yazdıklarının okunması inanılmaz birşeymiş!…

    Hele bilim ile dolu görüşleri yazmak, hayatın yükünü alıyor sanki sırtımdan…

    İyi niyetlerle bezenmiş bilim ve fikirlerim birleşince, dahası örtüşünce, hele birde yaşamımda bunu ne kadar içselleştirdiğimi görünce özgürlükten uçasım geliyor.

    Derler ya, “gözü kapalı gideceklerden hissediyorum kendimi” : )

    Sevgili arkadaşlarım BiyoBlog Google’da insanlığı ilgilendiren önemli konuların cevabı olarak çokça ilk sıralarda yerini almaya başladı bile…

    Bu benim ayaklarımı yerden kesiyor.

    Bu duygularımı sizlerle paylaşmak istedim. Heyecan güzel bir duygu…

    Heyecanımız bitmesin, sevgiyle

  6. selim pusat Nis 29th 2008

    “”İnsanın yazdıklarının okunması inanılmaz birşeymiş!…”"”

    bu senin yazdığın en güzel cümle aslında:))))))))

    çok güldüm bak!!! allah ta seni güldürsün:)) ne kadar inanmasanda:)))

    yorum: evet insanın yazdıklarının okunulması inanılmaz birşey…. heleki yazının atfedildiği şahıs bunu okursa dahada inanılmaz:))))

  7. Gün geçtikçe blog ziyaretçilerle, yorumlarla(!) ve katılımcılarla oldukça renkleniyor gibi :)

    Aslında içerik olarak henüz hala yolun başında ve istikrarlı bir şekilde yükseldiğine inanıyorum ben. Az ama öz yazıda sanırım bu bahsettiğime iyi bir örnek. Cumartesi günleri, sevdiğimiz köşe yazarlarından sonra uğradımız bir mekan oldu burası, dileğimiz ise her sabah güzel bir kahveyle takip edilecek bir blog olması.

    Şüphemiz yok, o ayrı.

  8. Selim PUSAT Nis 30th 2008

    En eski devirlerden beri konuşulmuş şeyler konuşuluyor yine. Üstüne binlerce kelime geçmiş anlatımlar. Her insan düşüncesiyle büyüyen ve zenginleşen imgeler.

    Yeni yaratılmış hiç bir şey yok, yaratılmış şeylerin yeniden anlatımı var artık. Duygular ve sınırlarla oyun alanı belirlenmiş. Bunun dışına çıkmaksa sıra dışı bir ruh istiyor. Zaten yazma uğraşı da bu değil midir? Sıra dışı ruhunu, sıra dışı bir biçimde ortaya koyabilmek.

    Yazmak her bünyeye değişik etki yapıyor. Neşenin ve yaşama hazzının doruğuna çıkılabileceği gibi, cehennem çukurlarına da yuvarlanılabiliyor. İşte o çukurdan insanlara seslenmek, ruhunu ortaya koymaktır bir anlamda.

    ‘’ Hey! Buraya bir bakın, bünyemi alt üst etti bu mehlika denen zırvalık.’’ İnsanlık tarihi kadar eski bir düşsel imge gibi. Her tarihte anlamı başka. Suçluluk gibi gelir kimi zaman, kimi zaman ise kutsaldır.

    Yazarın uğraşı da bu olmalıdır bence. Yazmanın kutsallığıyla suçluluğu arasındaki çizgide yürümek ve insanlara o çizgide yürürken oluşan hissedişleri vermek. Günlük sıradan olayları sıra dışı anlatabilmek. Çünkü “o” bile sıradanlaştı artık. Düşünün bir, Tanrı’nın yarattığı en kuvvetli büyü. Onu bile sıradanlaştırdıktan sonra, hayatın sıradanlaşması işten değil.

    Sorumluluktan öte bir şey gerek yazmak uğraşında. Önce kendine karşı acımasız olunmalı. En kuytu köşelerdeki yaralar bir bir kazınmalı. Üstüne gidilmeli tüm korkuların. İçinizde sakin limanlarda demirli bir ruh varsa almayın kalemi elinize. Zaten böyle bir durumda, gidin yaşayın; yazmakla neden uğraşasınız ki?

    :))))))))))))))))))))))))))))))))))))))))))))))))

  9. Sitemin sevgili isim babası ve yaratıcısı Umut; önce bunu ilan edeyim…

    Yani siteye eklenmesi, çıkarılması gereken ne varsa yorumlarınızda bizzat Umut’a serzenişte bulunabilirsiniz :)

    Fikirlerinizi bekliyoruz…

    Bir blogger olmak konusunda beni teşvik eden, her konuda yönlendiren ve işin yüzde ellisini yapan kişi olarak yazılarımı da özenle takip ettiğin için saol.

    Her sabah okurum dersen, ajansa gelip kahveni yapmak boynumun borcu olur yani ;)

    Muhabbetle

  10. Pek muhterem Selim Pusat,

    ‘Bu senin yazdığın en güzel cümle’ derken oldukça yanlı olduğunu düşünüyorum ki son cümlede ‘yazdığın kişinin okuması’ndan kastın da sanırım bunu işaret ediyor:)

    Aslına bakarsan bunun seni çok güldürmesini de pek anlamlandıramadım doğrusu. Komik mi gerçekten?

    - 0 -

    Her ne kadar gerçek kimliğini açıklamasa da Selim Pusat da tanıdıklardan arkadaşlar…

    Kendi yazma macerası yıllar önce başlayan, inandığı ideolojiler uğruna yaraları, korkuları, sorumlulukları kuytu köşelerden tek tek uğraşarak çıkarmış biridir.

    Hoş, sonrasında Mehlika denen zırvalıklarda takılı kalıp, yazdıklarının yalnızca bir kişiye ulaşmasında yaşamaya çalıştı tüm duyguları…

    Orası bizi ilgilendirmez, kendi tercihi…

    Ahmet Altan ile Emre Kongar aynı duygularla yazmıyordur herhalde!

    Ama bu yazmanın kutsallığıyla suçluluğu arasındaki çizgi nedir bilemedim!?

    Böyle hissederek yazmıyorum.

    Ama eskilerden beri konuşulan şeylerin artık daha çok anlaşılabileceğine olan inancımı belirtmem gerek!

    İlkyazıda da belirttiğim gibi insanların hayatlarını etkileyen gerçeklerle daha çok ilgilenmesinin en isabetli uğraşlardan olduğu kanaatinde olduğum için yazıyorum.

    Çünkü bu bilgileri edinmek, bitmek bilmeyecek bir kişisel serüven demek; yaşama karşı biraz daha saygı geliştirmek, çoluğun çocuğun gelecekte daha anlamlı yaşaması, bazı imgeleri olması gerektiğinden fazla takmamak demek…

    Yoksa, söylenenler hep aynı (mı acaba?)..

    Muhabbetle

  11. Selim PUSAT May 2nd 2008

    Modernizm sonrası modern insan
    (Bi nevi: Postmodernmodern)

    Kafamda yazılan “reçete” şudur:

    Modernizmin Camii kapısına bıraktığı bazı “getirileri” bünyeden henüz hiçbir güç götürememiştir. Yani, zamanı ve mekanı parçalamaktan kendine “hediye edeceği” tek dakikası kalmaz elinde. Her şey çok hızlı, çok düzenli olmalıdır. İş, şehirler, sevgili, aile, hatta çocuklar bile zaman için sıraya girer. Hepsinin “zamanı” vardır. Program dahilinde yürümesi gerekir her şeyin. Çünkü artık, kariyer zamanıdır, başarı zamanıdır ve hayatın her dakikasına bir aktivite sığdırma zamanıdır.

    Ama diğer yandan, modernizm sürecinde sürüne sürüne öyle bir hale gelmiştir ki bu insan evladı, sonunda dünyayı, kendisine sunulan imajlar dışında anlayamaz, anlamlandıramaz. “Hayatın tadı” vardır artık misal. Özeti şudur: Artık “imaj” önemlidir. (Modernizm fonksiyona yöneliktir. Süsler, karmaşalar ve bin tane anlam yüklenen her ne varsa terk edilmiştir zamanında. Aslında gerçek anlamda “Modern İnsan”: Sadedir.)

    Oysa modernizmin veledi zinası “imaj”, tıpkı eskilerin asilleri gibi bir şeydir. “Mavi kan” özlemidir. “Ben özelim, ayrıcalıklıyım” demektir. Sürüden ayrılmanın yolunu böyle bulmuştur ademoğlu, havvakızı.

    Sıfatları vardır insanın, kadın olsun erkek olsun fark etmez. Bir marka oluşturmak zorundadır, ve bir marka gibi yaşar. (Ya da markayla yaşar, markaların “yaşam özetleri” ile yaşar, hatta an gelir yaratanın verdiklerini bile çalkalar.)

    Bir tür ayin gibi her şeye zaman ayırır ama bilgiye zamanı yoktur. Fikir sahibi olmak yeterlidir. Hap haline getirilen bilgi paketlerinden edinir, işte buna zaman ayırır. Bir lokmada yutar. Zihni, her konuda iki-üç cümlelik fikirlerin istiflendiği raflara bölünmüştür. Yeri geldiğinde çıkarır kullanır. Vakti yoktur, üç cümlenin altını kazımaya. Ve, kendisinin “hapçılığını” sorgulayacak kimse yoktur. Çünkü o üç hapı bile yutmaktan imtina edenler için artık gerçek bir bilgi yumağı ve tam teşekküllü yaşam gurusudur.

    İlişkilerini, aşklarını bile reçetelerle yaşar. Kalıplarla aşık olur, belli davranış kalıplarıyla duygularını ifade eder. Bu konuda da “karmaşa gibi görünen” (çakma) bir düzenin hakim olmasını ister. Sadece, bunun farkında değildir. Beynindeki fikir çöplüğü ona tatmin olacağı kadar bir karmaşa sağlar nasıl olsa. Ve bu noktada durup, farklı olmanın felsefesini yapmaya başlar. Çünkü boğulmaktadır.

    El netice:

    Modernizm sonrası modern insan: Boğulmakta olan insandır efendim. Fikren, ruhen boğulmaktadır.

    Notumsu: Evet söylenenler hep aynı….Malesef….Uzun zaman olmadı…; buradan yola çıkarak merak ettiğim Carl SAGAN’ ın “Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı” adlı kitabını aldım ve okudum! Sonuç olarak şunu söylemeliyim, evet bu adam bilime ve bilimin yorumuna yeni katkılarda bulunurken, bundan sonrasına dair kişiler ve kişilerin yorumlarında veya yazdıkları yazılarda yeni hiç bir şey göremiyorum…. bazılarına göre kör olabilirim ama bana domatesin varoluşa katkısını anlatacak olan var mı? onu merak ediyorum (mu acaba?)….

    :))))))))))))))))))))))))))))))))))))))))))))))))))))))))
    sivri sinek geçti:)

    Selim

  12. Ne güzel anlatmışsın, eline, bilgine sağlık…

    “Modernizm sonrası modern insan” dünyanın gerçeğini pek de güzel anlatmış..

    Yazdıklarının tamamına katılıyorum, bloguma şeref verdi gerçekten. Bunun için ayrıca teşekkür ederim.

    - 0 -
    Notumsuya gelince;

    Carl Sagan’ın yeni bir şey söylediğini iddia ettiğimi hatırlamıyorum.

    Nasılki senin yazdıklarının birçok insan farkında değil, Carl Sagan’ın da öyle. Elindeki basbayağı bir popüler bilim kitabıdır ve amacı yeni birşeyler söylemek değil, farkında olunmayan gerçekleri modernizmin köle ve bilgi fakiri ettiği insana göstermeye çalışmaktır.

    Bu kadar iyi yazan biri olarak bu nüansı nasıl kaçırsın anlamıyorum.

    Zaten notumsu sataşmadan hallice, gözümden kaçmıyor sanma… ( :

    Carl Sagan’a geri dönersek, o kitabı kendisinin bilim ile halk arasındaki uçurumu kapatmak üzere verdiği bir hizmet gibi görebilirsin.

    Ama söylediği çokça yeni şeyi merak ediyorsan, gerçek bir bilim adamıdır aynı zamanda.. Mesela astronomi alanında dünyaya bazı “ilk bilgileri” sunan insanların arasındadır.

    Dünyda edindiği çokça bilgiyi 20. yüzyılın son dönemlerine sığdırdı… Hala da oldukça hızlı öğreniyoruz.

    Hem bilginin paylaşıldığı takdirde varlık bulacağını düşünürsen, söylenen aynı şeylerin de hava cıva olduğunu iddia edemezsin. Birçok insanın kendinden haberi yok tabiri caizse…

    Neye itiraz ediyorsun anlamıyorum zaten. Hep aynı değil söylenenler üzgünüm çünkü biz öğrenen hayvanlarız, kişisel ya da toplumsal olarak sürekli yeni bişeyler öğreniriz, doğru ya da yanlış, ama yeni! Rica ederim!

    Domatesin varoluşu ile ilgili soruya cevap vermeden önce merak ediyor musun ona karar ver ve bir de domates ile Selim Pusat’ın varoluşa katkısı arasında bir fark görüyor musun onu da yaz lütfen…

    Bu arada lütfen her yazıyı her yere eklemekten vazgeç. Haliyle onaylamıyorum. Blogumu kişisel cümlelerine alet etmem, yersin sansürü haberin ola……. :)

  13. Selim PUSAT May 2nd 2008

    Bir türlü bilemediğimiz evrenin tahmin bile edemeyeceğimiz bir köşesinde, büyük salçalık domatesin çevresinde dönüp duran küçük domates son dönüşünü tamamlıyordu. Çünkü, büyük salçalık domatesin salça olma zamanı gelmişti. Hep gelir zaten o mutlak son! Tavaf ettiği domatesin iki kutsal toplayıcıyla akıbetine süzülüşünü, hüzzam faslından “terk edip gitti beni” eşliğinde izledi. Artık yalnızdı.

    “Belki başka bir büyük salçalık domates bulurum” diye düşünerek yola koyuldu, bulamadı. Ama bizim gezegeni pek güzel buldu, yer çekimiyle iki tek atıp dost oldu, kazasız belasız yere indi. Yerde bi ton abuk sabuk bitkiyle karşılaştı. Onlarla ‘hayatın anlamı ve varoluşun nedeni’ temalı uzun sohbetler yaptı. Uzaylı olduğu için sözünü dinleyen çıktı. Sonunda hep birlikte bir karara vardılar: Varoluşları bir işe yaramalıydı! Ot gelip ot gitmenin bir manası yoktu.

    Tartışmalara zaman zaman katılan deniz bir ricada bulundu ve içinde birbirinin gözünü oyan bir takım canlılar dolaştığını, mümkünse bu canlılardan bir kısmını tartışmalara dahil etmek istediğini beyan etti. “Sizleri dinleyip belki feyz alırlar efendim” dedi. “Peki” dedi domates, diğerleri de “hıı tamam o zaman” dediler.

    Böylece karaya çıkan bir takım canlıların, başka bir takım canlılara evrilmesi ve evrilirken, hem birbirlerini hem de başta domates olmak üzere diğer bitkileri yemesi süreci başladı. Bu sürece ‘gezegendeki yaşam’ diyelim, o ilk domatesi unutmayalım, bir başka sevelim..

    Buradan çıkaracağımız sonuç evet domatesin varoluşa katkısı var. (kendi sorumu kendim cevapladım, biyolog da değilim; haddime mi haşaaaa) Peki Selim Pusat ın bu varoluşa katkısı ne? Böyle deli zırvası bir yazıyı ortaya koymak olabilir…. Domatesle aramızdaki fark ise:

    1 kg domatesi mi seçersiniz yoksa bir adet benden mi alırsınız? Bir düşünün anlarsınız…. (Ben biliyorum yine cevabı: tabikiiiii domates:))))))))))))))))))))))))))))

  14. :))))))))))))))))))))

    işte şimdi ben gülmekten öldüm.. (((:

    (harika öykü : ) yanında bir de beste olsa tam olucak ; ) (!))

    alemsin derler ya : )

    akıllıca savunulmuş, eğlenceli, anlayana.. bir yazı olmuş..

    blogumda böyle bir yorum görmeye de bayıldım: ))

    saol..

    itiraf etmeliyim yapacak bişey yok kendisi çok iyi yazar, çok iyi düşünür, çok iyi okur, tartışıyor, üslup harika, bu tam da bu blogun amacı dahilinde.. ve aslında ne kadar gerçekçi olduğunu da fark ettik!.. : )

    diyor ki; eee ne yapalım yani şimdi evrimse evrim, evrense evren, domatesi de yedik karnımızda doydu, anladık domateste var bende varım, ben olmuşum domates… : )) (diyor mu?_?) :)

    zaten tüm bunlarda o ilk domatesi daha bi sev diye anlatılıyor diyor.. evet evet böyle diyor : )

    yetmiyor bir önceki yorumda verilen cevaplara tek kelam etmeden bööle kendi dünyasında domatese dönüşüyor.. ne yapalım idare edicez artık :)))

    evet sonuç olarak domates var mı var.. hem yerçekimine göre var, hem de bizim evde var. diğer taraftan , hiç domates görmemiş afrikalı bir ‘çocuğun evreninde’ domatesin varoluşa katkısı yok, oysa afrikalı çocuk görmese de domates olduğu gerçeği var ama bunu tartışmanın ne anlamı var : )

    ama gördüğüm o ki domatesin varoluşa katkısı anlatacak birini aramana gerek yokmuş aslında.. : ) belki sorman gereken soru bu değildi… bilmem ki!…..

  15. yalnız başına kalan küçük domatese, dünyalı mikroplar saldırıyor..

    hastalanıyor domates..

    salçalık büyük domatesi toplamaya gelen insanlar, çok üzülüyor bu duruma; büyükanne başlıyor uzayın bile hakimi dev çaydanlığa seslenmeye…

    “haydi çaydanlık eğ ibriğini, üfle domatesçiğe de iyileşsin”

    gökyüzünde oturmaktan sıkılmış dev çaydanlık hemen duyuyor babaannenin sesini ve dünyaya henüz gönderdiği yer çekimiyle sarhoş olmuş uzaylıya bir ıslık çalıyor anlatıyor herşeyi…

    olan bitene kulak misafiri olan deniz hemen uzaylıya yardım ediyor ve “şu sopayı bana doğru sallarsan seni hemen o domatese ulaştırırım diyor”

    sopayı sallar sallamaz uzaylı, ikiye yarılıyor deniz içinden dev karpuz kabuğu çıkıyor ve bir tusunami dalgasıyla uçuruyor uzaylıyı karpuz kabuğunun içinde..

    yer çekiminin de etkisiyle yere düşer düşmez domatesin yanında buluyor kendini uzaylı..

    yıldızlarla konuşuyor ve birşeyler söylüyor ve gökten bir avuç sarı toz dökülüyor..

    serpiyorlar hastanın üstüne..

    derken iyileşiyor domates.. büyüyor..

    babanne hızır takıyor uzaylının adını ve biliyor onu dev çaydanlığın yolladığını..teşekkür ediyor çaydanlığa..

    sonra soruyor hızır uzaylıya, ne yaptın da iyileşti domates diye.

    kükürt gönderdi yıldızlar diyor :))

    aslında dünyada var sizde kullanabilirsiniz. biz milyonlarca yıldır kükürt gönderir dururuz dünyaya diyor.

    aaa tamam çaydanlık bir daha seni rahatsız etmeyelim evde biraz kükürt bulunduralım diyor babaanne…

    Domates de büyüyor… salça da oluyor…
    sonuçta öyle ya da böyle o domatesler salça oluyor

  16. Selim PUSAT May 2nd 2008

    Yaşam;
    Başıma kara belam..
    Ne o beni tükürebiliyor, ne de ben onu.
    Sevdiğimizde oluyor birbirimizi,
    Leyli zamanlarda.
    Tam cayacak oluyorum;
    Yosma, makas alıyor,
    Az sonra tokat atacağı yanağımdan.

    Sırtımı ona dönmüşken etti ihanetlerin en arsızını,
    Erkekliğim değil ama hep çelebiliğim tuttu.
    Hiç edepsizlik etmedim edebiyatın dışında!!
    Ama iyi sövdüm, harf harf küfrettim mısralarımda,
    Bitirimler okusa hayıflanırdı.

    Yosma dedik!
    İş biliyor, gönül alıyor,
    Bende çabuk kanıyorum aslında.
    Tam ağzımdan tükürecekken MKE yapımı bir kurşunla..
    En incesinden ve de usulundan bir yağmur yağıyor
    Canım öyle bir rakı çekiyor ki…
    Yuttuğum tükürük taş oluyor kursağımda.
    Bilirim onun işidir.

    Halımdaki sigara yanığı kadar önemsemiyorum,
    Taa ki, bir sevda kulağımda taksim geçene kadar
    Aman diyorum,
    Mahşere kadar tacım, tahtım ol diyorum,
    Ya duymazdan geliyor ya da dudak büküyor.

    İnkâra tenezzül ayarımı düşürür.
    Uçkuru gevşek gecelerde,
    Birde bol alkollü dost muhabbetlerinde.
    Kabulüm, anasını çok sattım,
    Sızmaya yakın fütursuz kahkahalarla.

    Dedim ya sevdim de onu…
    En çokta sevinç hüznü kovalarken.

    Ey yaşam!
    Yosmam,
    Sultanım,
    Belam,
    Kıyamadığım,
    Hakikatsen nakkaşım,
    Sabrım Eyyüp’ten, beklerim.
    Oyunsan!
    Zorum,
    Zarlar fincandan atılsın bu kez.
    İp ya da kurşun,
    Bahta hesap sorulmaz.
    Tekmeler ya da çekerim.

  17. Selim PUSAT May 2nd 2008

    tüh yaaa yetişemedik;
    araya şiir sığdırdık:))

    madem domateslerden gidiyoruz; buraya birde kategori olarak domates eklesene blogçu:))) herkesin gönlü olsun!!

    al sana domates:)))

    Bir yanı biraz kızarmış diğer yanı inatla kızarmayı reddeden domates, yaprakların arasına saklandı, diğer domateslere de aynı şeyi yapmalarını söyleyerek. Birazdan başına geleceği biliyordu çünkü. Şu kısacık yaşamında hiçbir şeyi öğrenmediği kadar öğrenmişti bunu. Gelen bir felaketti, bir kabustu, bir, bir… bir cezaydı sanki!

    Zaten bahçenin en az güneş gören yerine dikilmişlerdi, zaten tam yanlarındaki kiraz ağacı onlara küsmüştü, gölgesi hep üzerlerindeydi. Zaten canları sıkkındı ve zaten bahçe duvarı sıkıştırıp duruyordu iki yandan.

    Suyun sesini duyduklarında tüm bahçe bitkileri gibi domatesler de önce sevinir, sonra o suyu taşıyan hortumun ucundaki eli, elin bağlı olduğu kolu, kolun ait olduğu gövdeyi ve en kötüsü de o gövdenin üzerinde sürekli gülümseyen başı gördüklerinde, içlerini tarifsiz bir hüzün kaplardı. O baş birazdan yanlarında olacak ve diplerine vermesi gereken suyu, yapraklarına ve kafalarına kafalarına boşaltacak, bunu yaparken de gülecek ve onlarla konuşacaktı!

    “Ya bi rahat dur!” dedi yarısı kızarmış domates, yaprağa. Yaprak sinirlendi. Ne de olsa onun saklanacak bir yeri yoktu. Denemişti denemesine ama hep bir yanı dışarıda kalıyordu, daha doğrusu her yanı! Yine de başını olabildiğince eğdi ve öbür yaprakların arkasına geçmeye çalıştı. Olmadı tabii.

    Bahçe hortumunu çekiştire çekiştire gelen kadın domatesleri görünce önce bir durdu, hortumu tam önündeki maydanozların ortasına bıraktı. Maydanozlar can havliyle marullara doğru kaçmak istediler ama hep olduğu gibi şimdi de, kökleri buna asla izin vermedi. İzin alabilselerdi, bu sefer de marullar itiraz edecekti. Çaresiz, anında kayda değer bir dereye dönüşen suya bıraktılar kendilerini. Bu gidişle daha büyümeden çürüyüp gideceklerdi. Günde üç defa sulanmanın ne manası vardı, ne?!

    Ancak o bahçenin maydanozları, salatalıkları, marulları, domatesler dışında kalan her kim varsa hepsi, yine de şanslıydılar. Çünkü bu kadının derdi domateslerleydi. Onlara karşı öyle bir ilgisi, öyle bir tutkusu vardı ki eğer bahçede hala daha yaşam varsa, işte nedeni buydu. Aslında onlar da kadının gülüşünden “Aman da aman! Ne zaman büyümüş de kocaman bi’ şey olmuş bunlar” demesinden ve üzerlerine eğilip ha bire koklamasından bıkmışlardı. Çaresizdiler, ama domatesler kadar değil.

    Hortum yerinden kalktı, domateslerin yanına geldi. Önce özür diledi, son zamanlarda günde üç kere yaptığı gibi. Hayır yani elinde olsa hiç böyle bir şeye alet olmak ister miydi? Ama sonuçta o bir hortumdu, ve evet, bir alet.

    “Yandık!” dedi yarısı kızarmış domates “Baksana şuna, daha bir gülüyor sanki.” Kadın gerçekten de daha bir gülüyordu bu sefer. Üstüne üstlük bir de şarkı söylüyordu galiba. Bu, şu demekti: Domatesler sabaha çıkamayacak! Yer yarılsa da içine düşsek diye düşündüler. Şu bahçe duvarı yıkılsa üzerimize diye düşündüler ve salça bile olamayacağız diye düşündüler. Sonra, her bir yandan geliyormuş gibi duran suyun altında kaldılar. Yapraklar ıslandı, domatesler saklandıkları yerlerde sırılsıklam oldular, toprak çamur olmaktan bıkalı o kadar çok zaman olmuştu ki, artık sesini bile çıkarmadı.

    Şarkı bitti. “Ya bayılıyorum ben bunlara, bayılıyorum! Şu kokuya bak! Canım benim, güzelim benim, çok tatlı bunlar çok!” Şarkı yine başladı.
    “Hangisi daha beter? Şişt, sana soruyorum!” Yarısı kızarmış domates boşuna uğraşıyordu. Çünkü yaprak, üzerine boşalan onca suyun altında çoktan kaderine razı olmuş, bir tür tevekkül içinde, bu azabın bitmesini bekliyordu. Bu sefer de kırılmaktan kurtulabilirse belki akşam karanlığında onu kimse fark etmezdi. Hayal de olsa, güzeldi işte.

    Hayal güzeldi ama ne o hayalin gerçekleşme ihtimali vardı, ne de kadının gitmeye niyeti. “Canım?” dedi. Yarısı kızarmış domates korkuyla başını kaldırdı, hafifçe. Kadın yine “Canım beniiim” dedi. Domates o an anladı ki, koklanma sırası yine kendisinde. Kadın dalını bir eline aldı, domatesi biraz kaldırdı. Sonra bir yandan burnunu üstüne sürtüp bir yandan koklayıp, bir yandan gülüp, bir yandan ağladı. Yarısı kızarmış domatesin hani doğa kanunlarına ters gelmeyecek bir hali olsa, diğer yarısı da sinirden kızaracaktı. Sonra kadın doğruldu, hortumu çeke çeke, peşinden sürükleye sürükleye götürdü.

    O gece, domatesler aralarında hep aynı şeyi konuştular, dertleştiler. Ya bu kadın depresyondan çıkacaktı ya da, onlar da kendilerine konuşarak, gülerek ve ağlayarak sulayıp rahatlayacakları bir şeyler bulacaklardı. Ama kimse onlardan şarkı söylemelerini beklememeliydi tabii!

  18. Lafa bak lafa! Araya şiir sığdırmışmış : ))

    Sanki kendi blogu : )

    Sana laf yetiştiricem diye bloguma yazı ekleyemez hale getirme beni : )

    Bana bak; açıyorum domates diye kategori.. orda takıl sen..

    Yarın bi gün başka kategori aç dersen bozuşuruz yalnız..

    Git kendi blogunu aç kardeşim ^.^


Bu yazıya yorum ekle