Bilim derlemeleri, hayat denemeleri...

Merhaba,

İnsanlığın bilgi alanına giren kayda değer çokça konu hakkında, okuduklarımı, yazdıklarımı ve düşündüklerimi sizlerle paylaşabilmeyi umut ediyorum.

Tevekkeli değil blogun sloganını “Bilim derlemeleri, hayat denemeleri” koyduk;  hiç olduğumuz bir noktadan bu yana, yaşamda neler olup bittiğine dair bulabildiğim, düşünebildiğim ve öğrenebildiğim çokça detayı keyifli bir dille aktarabilmek ve özellikle bilimin kitlelere yayılmasına bir nebze de olsa katkı sağlayabilmek, zorlu blog yazarlığında öncelikli hedefim olacak.

Dünya bilim elçisi Carl Sagan’ın da dediği gibi, “Yaşadığımız dünyada olup bitenlerden haberimiz olmadan nasıl ulusal siyaseti etkileyebilir, hatta kendi yaşamımızda nasıl akıllıca kararlar verebiliriz?”?

Farkında varmadan bile olsa her birimizin giriştiği evreni anlama entelektüel çabasında, bilim açık ara farkla öndedir. Gelin görün ki, tarihin doğal kültürel sıçramalarında bilim ile halk arasında çeşitli sebeplerle uçurumlar meydana gelmiş ve sonuçta ortalama bir vatandaşın kendi yaşantısı hakkında dahi doğru bilgilere sahip olamadığı bir dünya tablosu ortaya çıkmıştır. İşte, insanların düş gücünü yakalama ve zor kavramları anlaşılır terimlerle açıklama yetisi o nedenle çok parlak bir kazanımdır. Bu yetiye sahip olduğum düşüncesiyle bilginin paylaşımından yanayım.

Hayata disiplinler arası bir araştırma gibi yaklaşarak, doğanın nasıl işlediğini, beynimizin bir buçuk kilo civarında ağırlığa sahip bir organ olmaktan öte nasıl çalıştığını, tarihsel olarak edindiğimiz düşünce biçimlerinin belki de yanlış olabileceğini, inançlarımızı, geleneklerimizi, küreselleşmeyi, yoksulluk tuzağını, sürdürülebilir kalkınmayı, Avrupa Birliği’ne girip girmemeyi, atomları, kuantum mekaniğini, küresel ısınmayı, hükümeti, medyayı ve daha birçok şeyi çekiştirebilecek entelektüel kişiler olmak insanoğlunun en isabetli uğraşlarından biridir.

Kısaca bu blog, tartışmaktan ve sorgulamaktan yana olan herkes için giriştiğim naçizane çabanın ürünüdür.

Esen kalın…

EFK - Şubat 20th, 2008. 18 Yorum Var

‘Çöp’ Demek Ne Demek?

İlk bakışta, insana “bu da ne demek” dedirteceğini sandığımız bu soruya cevap vermek, gerçekte düşünüldüğü kadar kolay değildir(www.istac.com.tr).

Yinede kısaca belirtmek gerekirse, atıp kurtulmak isteyen kişilere göre; kendileri için hiçbir değer ifade etmeyen her şey çöptür.

Çöp portakal kabuğudur; ekmek parçası, ezik domates, çürük elma, kırık sandalye, bozuk ütü, ömrünü doldurmuş ilaç, pil, cam şişe, kırık koltuk, kâğıt, büyümüş çocuğun eski oyuncağı, ambalaj malzemeleri, evde beslenen kedi-köpek dışkısı, eskimiş halıdır(www.istac.com.tr).

Onları değersiz kılan tek şey, artık yanımızda istemememiz ve bizden uzaklaşmasını sağlamamızdır.

Oysa bu genel çerçeve içinde yer alan ve “hiçbir değer ifade etmediği” için “çöp” diye adlandırılıp atılan her şey, öncesinde üretilmesi için para ve doğal kaynak harcanmış değerli maddelerdir.

Biz insanlar bu kaynakların çoğunu gözümüzü bile kırpmadan tüketir ve arkamıza bakmadan atarız; sonra bu çöplerin nereye gittiği ile ilgilenmek aklımızın ucundan bile geçmez.

Oysa biraz düşündüğümüzde görürüz ki, “parayı çöpe atmakla çöpü çöpe atmak arasında fark yoktur!”

Şimdi biraz düşünelim…

Havanın oldukça sıcak olacağı yaz aylarına girmek üzereyiz. Bol bol terleyip, bol bol su içme ihtiyacı hissedeceğimiz günler çok yakın…

Zaten bol bol su içmek sağlık için de çok yararlıdır ve bunu bilmeyen yoktur.

Bugün küçük bir şişe su almak için 50 Ykr ödemek zorundayız.

Bu parayı doğadan bizim adımıza suyu temin edip yakınımıza kadar ulaştıran herkes için öderiz.

Aldığımız hizmet büyüktür; su doğadan alınmış, şişelenmiş ve ayağımıza kadar getirilmiştir.

Ve sadece 50 Ykr karşılığında… İnsanın neredeyse hayat ne kadar ucuz diyesi geliyor!!

Belli ki bu paranın bir kısmını suyun dağılmadan bize ulaşmasını sağlayan şişe için öderiz.

Aslına bakarsınız, muhtemelen büyük bir meblağ, doğada kendiliğinden bulunmayan plastik şişe için ödenmiştir.

Ne de olsa su doğadan… Derler ya hava bedava, su bedava!

Uzun lafın kısası, en çok parasal değer ödediğimiz şişe, susuzluktan içi yanmış bir kimsenin elinde yaklaşık 30 sn. kalacaktır; sonra çöpe…

Hiç düşündünüz mü bu şişe nereye gidiyor?

Ya da önemsediğiniz oldu mu şişeciği?

Doğrusunu isterseniz pek sanmıyorum!

Hatta üzülerek belirtmeliyim ki şişenin akıbeti çok zaman umurumuzda bile değil.

ŞİŞECİK NEREYE?
Şişecik en yakın çöpe!

Hatta belki yere, sokağa, çaktırmadan bir arabanın altına…

İyi de canım, orda kalıyor mu bu şişe, niye dert ediyoruz ki?

Hakkınız var; şişecik, asli görevlerinden biri çöpleri bizlerden uzaklaştırmak olan belediye görevlilerince, süpürülüyor, toplanıyor, bir şekilde ortalıktan kayboluyor.

Sonra konunun başında saydığımız, portakal kabuğu, ekmek parçası, ezik domates, çürük elma, kırık sandalye, bozuk ütü, ömrünü doldurmuş ilaç, pil, cam şişe, kırık koltuk, kâğıt, büyümüş çocuğun eski oyuncağı, ambalaj malzemeleri, evde beslenen kedi-köpek dışkısı ve eskimiş halı ile birlikte daha büyük çöplere, yani çöplüklere gidiyor…

(Aslında hurdacı tabir ettiğimiz ekmeğini çöpten kazanan insanlar, bizim için bu şişeleri toplayıp ülke ekonomisine kazandırmaya hem de bu sayede yaşamaya çalışıyorlar. Onlara çok şey borçluyuz. Ama bu ayrı konu…)
ÇÖPLÜK NERESİDİR?
Çöplük kent merkezlerinde olmayan, mümkünse insana maksimum uzak yerlerde bulunan dağ, taştır; doğadır.
Aslında böyle değildir de, “vahşi depolama” dediğimiz bu dağa taşa atma işlemi en azından ülkemizde gerçekleştirilen neredeyse tek yöntem diyebiliriz.

Yani bizim ülkemizde tüm çöpler bir arada dağa taşa atılır.

Evet, ne yazık ki attığımız şişecik artık domates kabuğuyla bir arada bir dağın başında kaderine terk edildi..

Orada yüzyıllarca öyle duracak ve bu arada biz her geçen gün milyonlarca, milyarlarca küçük şişeciği öylece atıvereceğiz.

Paramızı sokağa atacağız!

Aslında bu şişecik, belli koşullarda tekrar karşımıza çıkabilirdi.

Paramıza para katıp, doğayı da kirletmeyebilirdi.

Bütün gün çalışıp emeğimizin karşılığını alamadığımız maaşlarımızdan ödediğimiz 50 kuruşlar, ülke ve dünya şartlarında trilyonlarca liramız, gerçekten çöpe gitmeyebilirdi…

Özellikle plastik ürünler tekrar kullanılabilir ya da eritilerek başka ürünlere dönüştürülebilir ve böylece defalarca katma değeri artabilir niteliktedirler.

Bunu yalnızca plastik için değil, aldığımız her çikolatanın albenisi yüksek ambalajı için ya da çocuklarınızın heyecanla beklediği oyuncakların ambalajları için de düşünebilirsiniz.

Hatta attığımız her şeyin büyük paralar ve kaynakların heba edildiği anlamına geldiği pek yanlış bir ifade olmayacaktır.

NE YAPMALIYIZ?
Öncelikle sorunun boyutlarının farkına varmalıyız.

Nasıl ki, aile ekonomilerimizi düşünüyorsak, ülkemizin ve daha da önemlisi doğanın ekonomisine önem vermeliyiz.

Yalnızca attığımız çöpleri değerlendirerek, tekrar kullanarak, yeniden kazanarak, geri dönüştürerek ülkenin ekonomisini bile düzeltebiliriz. Lütfen abarttığımı düşünmeyin, dış borçlarımızı öder, kalan paraları çocuklarımızın eğitimine yatırabiliriz.

Bu toplumsal dönüşümün aslında sahip olmadığımız değerler üzerine kurulduğunu düşünmüyorum.

Çarpıcı bir örnek vermek istiyorum.

Çok eski değil, bugün hayatta olan babaannemin hiçbir zaman tüketim toplumu olamadığı gerçeğini görüyorum.

“Kullan-at” tabir ettiğimiz davranış biçiminden eser yok.

Makarnanın poşetini saklayıp, içine biber tohumu koyar; eskimiş bilgisayar kasasını verin saksı yapar…

Babaannem hiç yoktan bir makarna poşetinin katma değerini artırır çünkü bu onun yaşam tarzıdır; içselleştirilmiş davranış biçimidir, tasarruftur. Öyle görmüş, öyle alışmıştır.

Zamanında ‘yokluk’ çekmiş kişilerin sahip oldukları her şeyin değerini fazlaca bilmesini biz pek anlamıyoruz galiba…

Bir anda bizi çepeçevre saran kapitalist ekonominin tüketim alışkanlıklarının çocuklarımızın geleceğini çalmaktan başka bir işe yaramadığını göremiyoruz.

Bireysel olarak çocuklarımıza ev, araba bırakabilmek için didinip duruyoruz; iyi eğitim alabilmeleri için çokça para, emek harcıyoruz, ama daha sağlıklı cam şişelerde evden yanına su almasını öğretmiyor, yerine para verip suyunu dışardan alırsın diyoruz. Böylece hem geleceklerinden, hem de kişiliklerinden çalmış oluyoruz.

Unutmamalıyız ki, basit alışkanlıklar büyük karakterler yaratır.

Evet, insanlık sanayi devriminden sonra yaşamına çok kolay çözümler getirdi. Ama bugün, bunlardan bazılarının ne kadar yanlış olduğunu da anladı.

Şimdi geriye dönüp daha az tüketmeyi öğrenmeye mecburuz.

Geleceğimize, çocuklarımızın geleceğine değer vermeli, yaşama karşı her zaman daha çok saygı geliştirmeyi hedeflemeliyiz.

“Elimizden ne gelir ki?” dememeliyiz.

Evet bugün için o şişecik için yapacak hiçbir şeyimiz olmayabilir.

Aslında bunun nedenini kısaca açıklamak istiyorum.

Şimdi bu şişeyi çöpe atmayıp da ne yapacaktık?

Hakkınız var!

Şimdi bu şişeyi kurtarmak için çokça zahmet vermeli, onları toplamalı, ayırmalı ve ilgililere ulaştırmalıyız.

Ama tabi ki bu çokça gerçekçi ve geçerli olmayacaktır. Hem kültürel bir değişim gerektirmesinden dolayı bu kadar iyimser olmamalıyız, hem de iç politika ve yerel yönetimlere entegre edilemeyen bir çözüm şu aşamada pek geçerli bir çözüm olmayacaktır.

Burada önemle altını çizmek istediğim, eğer bu tür konuları düşünen bireyler haline gelirsek, gelecekte bütün çöpleri bir arada dağa taşa terk eden yerel yönetimler yerine, atıklarının neredeyse tamamını ekonomisine, hayatına geri kazandırmış bireyler ve yerel yönetimlerle dolu bir millet olabiliriz.

BiyoBlog okurları bile etrafında yüzlerce insan olan bir toplumu ifade etmektedir.

Tüketim alışkanlıkları açısından herşeyin bir iki kuşakta mahvolduğunu düşünürsek, demek ki yakın gelecekte her şey bozulduğu gibi iki kuşakta düzelebilir…

Yakın gelecekte ‘Atık Yönetimi’nden bahsedelim ve konuyu biraz daha açalım.

Sağlıcakla…

EFK - Mayıs 10th, 2008. 1 Yorum Var